Torna Tezgâhından Toplantı Masasına: Dinlemenin Görünmeyen Katmanları
- Tunç Karaçay

- 13 saat önce
- 6 dakikada okunur

Bir toplantıdasınız.
Ofisinizde çalışıyorsunuz.
Serviste ya da iş çıkışında bir iş arkadaşınızla karşılaştınız.
Ya da hayatın herhangi bir anındasınız…
Ve biri sizinle iletişime geçiyor.
Siz de dinliyorsunuz.
Çok sıradan bir an olabilir bu değil mi?
Ama biz yine de bu sıradan anlara şu soruları soralım:
Peki gerçekten ne kadar dinliyoruz?
Yoksa dinlemekten öte konuşma sıramızı beklediğimiz oluyor mu?
Dinlemek çoğu zaman, söylenenleri duymaktan ibaret sanılabilir. Oysa dinlemek; bir başkasının ne söylediğini değil, neden söylediğini anlamaya niyet etmekle başlıyor.
Peki sadece niyet etmek yeterli mi?
Bu niyet çok önemli bir başlangıç olmakla birlikte, etkili bir dinleme için belirli becerilere ve tekniklere sahip olmak kurtarıcı olabiliyor. Daha önce çözüm odaklı iletişim üzerine kaleme aldığımız yazıda, etkin dinleme tekniklerinden söz etmiştik. Hem eğitimlerimizde hem de danışmanlık süreçlerimizde bu tekniklere sıkça yer veriyoruz.
Bu yazıda ise dinlemeyi yalnızca bir iletişim becerisi olarak değil; kökenleri psikolojiye ve felsefeye uzanan bir tutum ve bir ilişki biçimi olarak ele alacağız. Dinlemenin arkasındaki bu zemini, gündelik hayat ve iş yaşamındaki somut karşılıklarıyla masaya yatırarak; teoriyle pratiği birlikte düşünmeyi amaçlıyoruz.
Terapi Odalarından Hayatın Kendisine...
İsterseniz biraz gerilere gidelim. 1950’lerde ortaya çıkan, etkisi bugün hala süren hümanistik psikoloji yaklaşımının en güçlü temsilcilerinden biri olan Carl Rogers’a kısaca değinerek başlayalım. Rogers, benlik ve benlik algısı kavramlarını psikoloji alanında çığır açıcı bir şekilde ele alarak, yalnızca bir terapi yaklaşımı ortaya koymakla kalmamış; etkin dinlemenin mantığını ve temel ilkelerini de biçimlendirilmiştir.
Peki, kökleri terapi odalarında atılan bu dinleme yaklaşımı, bugün ofislerimizde, iş ilişkilerimizde ve hatta evlerimizin içinde nasıl bir anlam taşıyabilir?
Bu sorunun peşinden gitmek için işe biraz tersten bakmak daha iyi bir başlangıç olacaktır. Dolayısıyla önce şunları soralım isterseniz:
Dinlemeye neden direnç gösteriyoruz? İyi niyetle başlayan bir iletişim nasıl çatışmaya dönüşebiliyor?
Bu soruların izini sürdüğümüzde, yolumuz Carl Rogers’ın benlik algısını merkeze alan yaklaşımına çıkıyor. Kısaca ifade etmek gerekirse; Rogers’a göre hepimizin zihninde kendimizle ilgili bir resim vardır. Kim olduğumuza, nasıl biri olduğumuza dair bu imaj, çocukluktan itibaren deneyimlerimiz, ilişkilerimiz ve aldığımız geri bildirimlerle yavaş yavaş inşa edilir. Bugünün diliyle söylersek, bu sanki zihnimizde taşıdığımız bir profil fotoğrafı gibidir.
İşte işin can alıcı noktası da burada başlar. Rogers’a göre, kendimizle ilgili bu resme uymayan bir durum yaşadığımızda ya da bu imaja yönelik en ufak bir eleştiride, durumu tehdit olarak algılayıp , rahatsızlık duymak sık rastlanan bir durumdur. Böyle durumlarda zihnimiz, masadaki konuyu anlamaktan çok benliği korumaya yönelebilir.
Sonrasında savunma devreye girer. Dinleme durur, anlama geri çekilir; iletişim giderek zorlaşır. Çoğu zaman farkına bile varmadan, bu süreç çatışmaları da beraberinde getirir. Artık mesele “ne konuştuğumuz” değil, “kendimizi nasıl savunduğumuz” haline gelir.
Rogers’ın terapi odasındaki danışanlar için altını çizdiği bu durumu günlük hayata ve iş ilişkilerine uyarladığımızda karşımıza oldukça net bir ihtiyaç çıkar:
Önce yaratılan bu savunmacı tehdidi kaldırmak gerekir!
Peki bu tehdit neye benzer?
Kısaca söylemek gerekirse bu tehdit benlik algısına doğrudan yöneltilen şu tarzda cümlelere benzer:
“Sen zaten böylesin.”
“Bunu hep yanlış yapıyorsun.”
“Şöyle davranmalısın.”
Bir çoğumuzun tanıdığı bu ve buna benzer ifadeler, güvenli ve yargısız bir iletişim alanını daha başından ortadan kaldırır. Oysa dinlemenin gerçekten mümkün olabilmesi için, kişinin kendini savunmak zorunda hissetmediği bir ortam gerekir.
Bir düşünelim: Savunma yapmanıza gerek olmayan bir ortamdasınız. Tehdit yok. Yargı yok...
İşte tam bu noktada, sağlıklı bir ifadenin kapısı aralanır. Savunma ihtiyacının ortadan kalktığı bu kapı aralığı, düşüncenin kendini gizlemeden, duygunun da bastırılmadan ortaya çıkabildiği nadir bir alan yaratır.
Ancak bu kapıdan geçebilmek için, dinleyenin de yapması gerekenler vardır. Bunlar söylenen mesajın anlamının bütününe bakmak ve duyguya yanıt vermek olarak karşımıza çıkar.

Anlamın Bütününe Bakmak
Bir mesajın bütüncül anlamdan söz ettiğimizde, dinlemeyi tek bir düzlemde değil, birden fazla katmanda ele almamız gerekir.
Rogers’a göre bir mesaj, her zaman birden fazla katmandan oluşur: İçerik ve bu içeriğin altında yatan duygu ya da tutum... İşte etkin dinleme, bu katmanları birlikte duymayı gerektirir. Yani sadece ne söylendiğini değil, neden o şekilde söylendiğini anlamaya çalışır.
Rogers, bu ayrımı kendi çalışmalarında verdiği basit ama çarpıcı bir örnekle açıklar. Gündelik bir işyeri sahnesinde, bir torna ustası yaptığı ayarı ustabaşına bildirir; fakat kullanılan dil, iletilen mesajın anlamını bambaşka bir yere taşır.
Şimdi aynı duruma iki farklı ifade biçimiyle bakalım. Ustanın ustabaşına vereceği yanıt, kimi zaman yalnızca yapılan işin içeriğini aktarırken, kimi zaman da bu işin onda yarattığı duyguyu beraberinde getirebilir.
ilk olarak torna ustası torna makinesinin ayarını bitirdikten sonra ustabaşının yanı gelir ve şöyle der:
“Torna ayarını bitirdim.”
İçerik nettir. İş tamamlanmıştır. Yeni bir görev bekleniyor olabilir. Burada görünen bir sorun yoktur. Ancak aynı içerik, farklı bir tonla dile getirildiğinde bambaşka bir anlam kazanabilir.
Bu kez ustanın sözlerini şöyle duyduğumuzu düşünelim:
“Nihayet o lanet olası torna ayarını bitirdim.”
Şimdi ilk bakışta bu ifadede de içerik aynıymış gibi gelebilir: Torna ayarı bitmiştir. Ancak mesajın taşıdığı anlam artık sadece yapılan işle ilgili değildir.
Ton, kelime seçimi ve vurgu; yorgunluğu, bıkkınlığı ya da bastırılmış bir öfkeyi de beraberinde getirir. Yani mesaj, ustabaşına yalnızca “iş bitti” bilgisini değil, “bu iş beni zorladı” duygusunu da taşır. İşte bu noktada dinleyen kişinin nasıl karşılık verdiği, ilişkinin seyrini belirler.
Diyelim ki bu cümlenin ardından ustabaşı sadece şunu söylemiş olsun:
“İyi... Tamamlamışsın. Hadi şimdi şu öbür parçaya geç.”
Ustabaşının bu olası cevabından sonra içerik yanıtlanmış olur ama mesajın tamamı duyulmamıştır. Peki bu durumda usta gerçekten anlaşıldığını hisseder mi? Çoğu zaman böyle anlarda kişi, ya kendini ifade etmekten geri durur ya da bir sonraki iletişimde daha sert bir dile yönelebilir.
Şimdi de ustabaşının, yalnızca içeriği değil, mesajın bütüncül anlamını da duyarak verdiği bir karşılığı düşünelim..
“Bayağı uğraştırmış seni bu tezgâh.”
Ya da:
“Zorladı galiba tezgah seni yüzünden belli.”
Evet bu yaklaşım hemen sorunu çözmeye çalışmaz. Ama çok kritik bir şey yapar: “Seni duydum” der.
Ve duymak çoğu zaman çözümün ön koşulu olur. “Bir dahaki sefere bunu daha kolay hale getirmek için ne yapabiliriz?” gibi çözüm odaklı olası bir soru da ancak bu noktadan sonra anlamlı hale gelir.
İşte bütüncül anlamı dinlemek tam olarak budur. Mesajın içeriğini değiştirmeden, içindeki duyguyu tanımak ve görünür kılmak…
Rogers’a göre bu küçük ama duyarlı fark, ilişkiyi güvenli hâle getirir. Çünkü insan, duygusunun fark edildiğini hissettiğinde savunmayı bırakır ve iletişim gerçekten başlar.
Duygulara Yanıt Vermek
Bazen de içeriği tamamen geri plana atıp, yalnızca duyguyu dinlemek ve ona yanıt vermek gerekebilir. Çünkü iletişimde bazen asıl belirleyici olan, o içeriğin arkasındaki duygu olabilir. Aynı örneğe dönerek bu durumu daha iyi açıklamaya çalışalım.
Usta bu kez şöyle söylüyor olsun:
“O tornayı eritip iğne yapsam yeridir!”
Cümledeki yoğunluğu hissetmişsinizdir. Elbette kimse ciddi ciddi tornayı eritip iğne yapma niyetinde olamaz. Ama duygu son derece nettir. Eğer ustabaşı burada sadece içeriğe yanıt verirse, iletişim neredeyse bir karikatüre dönüşür:
“Ne diyorsun ya! makine o… Eritilir mi bir iğne için?”
Burada Rogers’ın önerdiği şey başka bir yerden bakmaktır: Yapılması gereken, kelimeleri değil, duyguyu ciddiye almaktır.
“Sinirini bozmuş bu iş, belli.”
Ya da:
“Canını epey sıkmış anlaşılan.
Yine de sorun hemen çözülmez. Öte taraftan bu tür bir yanıt yaşanan zorluğu büyütmez ve çok güçlü bir mesaj verir: “Ne hissettiğini duyuyor / görüyorum.”
Ve çoğu zaman, bu cümleden sonra tansiyon düşer. Çünkü kişi artık kendini anlatmak için bağırmak ya da abartmak zorunda değildir. Duygusu tanınmıştır.
Torna Atölyelerinden Ofislere: Etkin Dinlemenin Ortak Dili
Belki ofislerimizde ya da evlerimizde torna tezgâhları yok. Ama benzer cümleler, benzer tonlar ve benzer duygular oralarda da dolaşıyor.
Rogers’ın terapi odalarında tarif ettiği bu dinleme ihtiyacı, bu alanlarda da benzer bir şekilde karşımıza çıkıyor. İnsanlar yargılanmadan duyulmak, anlaşıldığını hissetmek ve kendini savunmak zorunda kalmadan konuşabilmek istiyor. Ancak tam bu noktada, bazen kurumsal dünyada bu ihtiyacı yani duyguları da konuşur hale getirmekten kaçınıp, konuyu “profesyonellik” başlığı altında bastırmayı tercih edebiliyoruz. Oysa profesyonellik, duyguyu yok saymak değil; duyguyu yönetilebilir hâle getirebilmektir. Ve bu da, dinlemeyi bir refleks değil, bilinçli bir ilişki pratiği olarak ele almakla mümkün olur.
Etkin dinleme yöntemlerinden olan yansıtma, yeniden tanımlama ve soru sorma gibi teknikleri, önceki yazımızda zaten ele almıştık. (İletişimi Çözüm Odaklı Yapmak: Çatışma Çözümünde Etkin Dinleme) Burada, tekrar benzer içeriklerle okuyucularımızı yormak istemeyiz. Ancak bu yazıda, çalışmalarımızda sıklıkla gözlemlediğimiz bir ihtiyaçtan yola çıkarak; aktif dinlemenin yalnızca nasıl yapıldığına değil, hangi psikolojik zeminden beslendiğine bakmak istedik.
Bu teknikleri çalışmak hatta ezberlemek mümkün. Ama o teknikleri gerçekten dönüştürücü kılan şey, arkasındaki düşünceyi içselleştirebilmek. Çünkü özünü bilmeden sözünü kurmak, çoğu zaman yalnızca doğru kelimeleri yanlış yerde kullanmaya yol açabilir.
İnsan neden savunmaya geçer? Neyi duyduğunda rahatlar? Ne zaman gerçekten anlaşılmış hisseder?
Bu sorulara vereceğimiz cevaplar bizi teknik, taktik gibi bir sarmaldan çıkarıp, etkin dinlemenin arka planını “anlamaya” götürecektir.
Peki siz en son ne zaman gerçekten duyulduğunuzu hissettiniz?
Ya da bir başkasını dinlerken, içeriğin ötesinde duyguyu fark ettiğiniz bir an oldu mu?
Gönderimizi okuduğunuz için teşekkür ederiz! Conflictus olarak, geri bildirimlerinizi ve görüşlerinizi merakla bekliyoruz.
Tunç Karaçay
Conflictus Uyuşmazlık Çözümü Eğitim ve Danışmanlık
🔗 Çalışmalarımız hakkında daha fazla bilgi edinin: https://www.conflictus.co
📧 Bize ulaşın: info@conflictus.co
Kaynakça
Kirschenbaum, H., & Jourdan, A. (2005). The current status of Carl Rogers and the person-centered approach. Psychotherapy: Theory, Research, Practice, Training, 42(1), 37–51.
Mehrad, A. (2016). Mini literature review of self-concept. Journal of Educational, Health and Community Psychology, 5(2), 62–69.
Rogers, C. R., & Farson, R. E. (1987). Active listening. In R. G. Newman, M. A. Danzinger, & M. Cohen (Eds.), Communicating in business today (pp. 149–154). D.C. Heath & Company.
Ismail, N. A. H., & Tekke, M. (2015). Rediscovering Rogers’s self theory and personality. Journal of Educational, Health and Community Psychology, 4(3), 28–36.




Yorumlar